• Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
    • Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
    • Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
    • Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
    • Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
Üyelik Girişi
Videolar

Yeni Yayımlanan Kitaplar

   

İsmail Haqqi His Life Works and Views
Bayram Ali Çetinkaya
İNSAN YAYINLARI

ibn rüşd (1. cilt) (uluslararası ibn rüşd sempozyumu bildirileri) doğu-batı ilişkisinin entelektüel boyutu ibn rüşd'ü yeniden düşünmek



ibn rüşd (2. cilt) (uluslararası ibn rüşd sempozyumu bildirileri) doğu-batı ilişkisinin entelektüel boyutu ibn rüşd'ü yeniden düşünmek




Dini ve felsefi metinler: Yirmibirinci Yüzyılda yeniden okuma, anlama ve algılama

Bayram Ali Çetinkaya(Editör)

Doğu-Batı: İki Dünyanın Buluştuğu Noktada Düşünce Günleri



İzmirli İsmail Hakkı
Bayram Ali Çetinkaya
 İNSAN YAYINLARI



15 TEMMUZ DESTANI
Şehirlerin Anası Mekke İbrahim’in Şehri

 

Bu (Kur’an), Ümmülkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için

sana indirdiğimiz,  kendisinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır.

Âhirete inananlar buna da inanırlar

ve onlar namazlarını kılmaya hakkıyla devam ederler.

(En’âm, 92)

 

Bayram Ali Çetinkaya[1]

            Tevhidin Elçisi Hz. İbrahim, büyük imtihanların peygamberidir. Zorluklar ve meşakkatler, İbrahim’in duasıyla Yaratan’ın lütfu sayesinde hayırla neticelenmiştir. İbrahim’in babası Âzer, Nemrud’un himayesinde put yapan yetenekli bir ustadır. Bazı rivayetler Âzer’in ileri gelen bir kişi olarak Nemrud’un veziri olduğunu ifade etmektedir.

            Âzer, Nemrud’un bütün erkek çocuklarını öldürmesi emri üzerine, hamile karısını Kufe ve Basra arasındaki Ur şehrine götürür. Mağarada büyüyen İbrahim, -babasının kendisini Nemrud’a götürürken-, yolda gördüğü putları sorar. Onları yapan bir varlığın olmasını gerektiğini söyleyerek putlara tapmanın sapıklık ve saçmalık olduğunu söyler. Babasının onlara inanmasını İbrahim’e emrettiği halde, büyük Peygamber bunu yerine getirmez, bütün putları ve tağutları reddeder.

            Babasının pagan (çok tanrılı inancı) bayramına götürme teklifine karşı, İbrahim yine tevhidi başkaldırışını gerçekleştirir. Çeşitli mazeretler sunarak putperestlerin şölenine gitmez. Geride kalıp bütün putları kırar. İşte İbrahim’in ilk tevhid mücadelesi böylece başlar.

            Rahman’ın kendisine evlat vermesini arzulayan İbrahim’in yakarışı karşılık bulur. Önce Hacer’in İsmail’i, sonra da yaşı ilerlemiş Sâre’nin İshak’ı doğurması İbrahimî peygamber geleneğinin Hz. Muhammed’e (s) kadar sürmesini sağlar.

            Yaratan, ihtiyar halinde İbrahim’in yakarışını işitir ve karşılık verir. İbrahim, duasının karşılığını veren ve kabul eden alemlerin Rabb’ine şükreder. İbrahim’in yakarışı devam eder. Namazını hakkıyla eda edenlerin safında bulunmak duası İbrahim için hayat veren bir iksirdir. Soyunu devam ettirenlerin kulluk, şükür ve ibadetle olması İbrahim’in Rabb’inden en büyük dileğidir.

            ‘Eşini ve çocuklarını Mekke’ye bırak’

            İbrahim’in imtihanları yakarışlarının bir sınavıdır. Her dua ve yakarış İbrahim’i yeni bir imtihan ve mücadeleyle karşı karşıya bırakır. Emin Şehir Mekke’ye (Bekke) bırakılan Hacer ve İsmail’in koruyucusu Rahman’dan başkası değildir. İlahî Emir büyüktür ve ağırdır: ‘Eşini ve çocuklarını Mekke’ye bırak’. (İbrahim, 37) Ancak İbrahim’in duası, bu bölgenin güvenilir, huzurlu ve bereketli bir yer olmasıdır. Kurak ve çorak topraklarda her türlü meyvenin bulunması isteği tarih boyunca yaşanan bir mucizedir.

            İbrahim’in oğlu İsmail ile ilgili verdiği söz, rüyayla kendisine hatırlatılır. Rahman’la yapılan akit üzerine, İbrahim, oğlu İsmail’i kurban etmekten çekinmez, uzaklardan gelen ilahî sese kulak verir, emri yerine getirmekte tereddüt etmez. İsmail ise, emre karşı itaatkâr bir metanet gösterir. İlahî inayet, kurtuluş kurbanının gelmesiyle İsmail hayat bulur, insanlık kurtuluşu yaşar, Hz. Muhammed (s) ümmeti tevhidin son halkası olur.

            İki Peygamber’in İnşa Ettiği Kutsal Kâbe

Mekke’nin bilinen kırk beş ismi bulunmaktadır.  Bu isimlerden bazıları şöyledir; Mekke, Bekke, Beled, Ümmü’l-Kura, Belde, Beledü’l-Emin, Salâh, Bâsse, Besâse, Nâse, Nesâse, Hâtime, Re’si, Kusâ, Arş, Arîş, Urş, Kâdis, Kâdisiye, Sübhûha, Harâm, Beledü’l-Hâram, Mescidü’l-Harâm, Mu’taşe, Birre, Ritâc, Ümm, Rahm, Ümm-i Rahm, Ümmü’r-Rahme, Ümm-i Kûsi, Emîne, Ümmü’s-Safâ, Merviye, el-Meşâ’ir, Methafe, Beledetü’l-Merzûka, Tihâme, Hicaz, Tayyibe, Medînetü’r-Rab, Âkır, Fârân. Ayrıca Mekke’nin Müşerrefe, Mükerreme, müfahhama, Mehâbe, Vâlide, Nâdire, Câmi’a ve mübareke gibi sekiz adet güzel lakabı bulunmaktadır. (Eyüp Sabri Paşa, Kâbe ve Mekke Tarihi -Mir’ât-ı Mekke, sad. O. Erdem, İstanbul trz, 25)

Mekke’deki ilahî kutsal eser, İbrahim’in yakarışının bir sonucu olarak inşa olur. Kâbe’nin mimarı İbrahim, yardımcısı oğlu İsmail’dir. İki Peygamber’in inşa ettiği kutsal Kâbe, Allah’ın evi Beytullah olur.

Kadim zamanlarda Mekke’de Kâbe’den yüksek binanın yapılmasına izin verilmezdi. Bu mukaddes binaya, ‘dört köşeli olduğu’ için Kâbe ismi verilmiştir. Kâbe’nin bir ismi de insanoğlu’nun ziyareti için ilk tesis edilen kutsal bina olduğu için Beyt-i Atîk de denilmiştir. (Eyüp Sabri Paşa, Kâbe ve Mekke Tarihi -Mir’ât-ı Mekke, 58)

Tevhid, Kâbe’den bütün alemlere yayılır. İbrahim’in yakarışı, kutlu neslinin peygamberler nesli olmasıyla sonuçlanır. Teslimiyet, İbrahim’in Hüda’ya itaatinin tezahürüdür. İbadet ve kulluğun nasıl ve nerede yapılacağı sorusu, İbrahim’in duasıyla cevap bulur. Tövbe ve bağışlanma kapısını gösteren, İbrahim’in yakarışıdır. O yakarış ki, merhamet kapılarını açar.

            Rahmeti taşıyan Peygamberler zinciri, İbrahimî resul ve nebilerle insanlığa ilahî hikmeti ve tevhidi taşır. Kötülük, şer ve şeytan İbrahim’in attığı taşlarla yerle bir olur.

İbrahim’in yakarışları, zürriyetini hikmet, hüküm ve hükümdarlık sahibi yapar. Soyundan gelen nebiler, resuller, hükümdarlar, azizler, sultanlar ve vezirler, yakarışların meyveleridir.

Umut ve mücadele İbrahim’in karakteridir. Hiçbir şeyin gizli kalmayacağı varlık âlemi, İbrahim için tevhit dünyasıdır. O bilir ki, yerde ve göklerde hiçbir şey gizli kalmaz. Gerçek hüküm ve hükümdarlık, Hâkimler Hâkimi’nindir.

Ümitsizlik İbrahim’in mücadele dünyasında yoktur. O, putperest babası Âzer için bile yakarıştadır. Yalnız o, sadece ailesi için dua makamında değildir. İnananlar ve tevhid ehli için İbrahim, her daim yakarışını sürdürür. Babası ve onun gibi sapanları, delaletten kurtuluşa ulaştırması için Allah’a yalvarır.

Arınmış selim bir kalp sahibi İbrahim, babası Âzer için dua eder. Ancak inkarları kesin olanlar için af dilemek peygamberler ve inananlar için uygun görülmeyen bir haldir. Babasına verdiği söz için İbrahim dua eder. Ancak Allah’a düşman olduğu aşikâr olunca İbrahim putperest babasından uzaklaşır. İlahi hitap onu över: o ‘yumuşak huylu ve pek sabırlı’dır.

“İbrâhim’de ve ona uyanlarda size güzel bir örneklik vardır; onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: Bilin ki bizim sizinle ve Allah’ı bırakıp da taptıklarınızla bir ilişiğimiz yoktur. Sizi (ve değerlerinizi) reddediyoruz. Sizinle bizim aramızda, siz bir tek Allah’a iman edinceye kadar sürüp gidecek bir düşmanlık ve nefret açıkça ortaya çıkmıştır. Ancak İbrâhim’in, babasına “Hiç şüphen olmasın bağışlanman için dua edeceğim, ama Allah’tan sana geleceklere karşı yapabileceğim bir şey de yoktur” demesi başka. Rabbimiz! Sadece sana dayanıp güvendik, sana yöneldik; dönüş de ancak sanadır.” (Mümtehine Suresi, 4-6).

Tevhidin Elçisi

Hikmet talebi, İbrahim’in yakarışıdır.  Salihlerden ve doğrulardan (Sıddıklardan) olmak İbrahim için büyük bir nimettir. İbrahim, sadece yaşadığı dönemin insanı değildir. İnsanlığın felahı ve kurtuluşu İbrahim’in duasıdır. Gelecek toplumların akıl ve kalplerinde doğrulardan anılmak İbrahim’in Rabb’inden en büyük dileğidir.

Babamız İbrahim için cennetin varisi, kıyamet ve dirilişin yüz aklılarından olmak Rahman’dan kutlu bir istektir. Dünyada kendisini utandırmayan Rabb’i, öte dünyada da elbette İbrahim’i mahcup etmeyecektir.

Malın, mülkün, hükümranlığın, soyun ve zenginliğin fayda vermeyeceğini, tüm bunlara sahip olan İbrahim çok iyi bilmektedir. Kendisi ve nesli bunlara ve daha fazlasına sahip olduğu halde, o, tevhidin elçisi olmaktan hiçbir an uzak durmamıştır.

Tevekkül İbrahim için bir yakarıştır. Hakk’a mütevekkil bir kul ve peygamber olarak yönelir. O bilir ki, mutlak ve kesin dönüş, Allah’adır. Nemrud’a karşı verdiği savaş, Hakk’ın savaşıdır. Batıl, İbrahim’in mücadelesiyle sonsuz güç ve kudret sahibi el-Kahhar tarafından mağlup edilir.

İnkarcılar ve sapkınlar için, fitne ve imtihan vasıtası olmaktan İbrahim çekinir ve korkar. Rabb’ine sığınır ve o artık yakarış makamındadır: “Rabbimiz! Bizi, inkâr edenler için bir sınama konusu yapma. Bizi bağışla ey Rabbimiz! Çünkü kudret ve hikmet sahibi olan sensin.” (Mümtehine, 5)

‘Kurban’ın Anası Hacer

Tevhidin “babası” Hz. İbrahim; İslâm Peygamberlerinin ceddi, ümmetin/milletin atası, tevhîdî dinlerin/inançların kaynağı, İsmail, İshak, Musa, Davud, İsa ve Hz. Muhammed’in Ulu Nübüvvet Büyüğü, İki kurban’ın (Hz. İsmail ve Hz. Peygamber’in babası Abdullah) babasıdır.

Hz. Peygamber’in (s) dedesi Abdülmuttalip’e, tevhitten ayrılan sapkın Cürhümiler’in kapattığı kuyuyu açması rüyasında gösterilir. Kabe’nin yanındaki zemzem kuyusunun tekrar açılması, Kureyşliler tarafından hoş karşılanmaz. Abdülmuttalip’in tek oğlu bulunmaktadır. Dolayısıyla gelen tacizlere karşı eli güçlü değildir. Ancak Yaratan, ona on çocuk sahibi olma lütfunu verir. Abdülmuttalip Zemzem kuyusunu açılması halinde, çocuklarından birisini kurban olarak adar. Zamanı geldiğinde adağı kendisine hatırlatılır. Kura çekiminde oğulları arasında Hz. Peygamber’in babası Abdullah çıkar. Onu kurban etmesine Mekkeliler karşı çıkar. (Martin Lings, Başlangıçtan Günümüze Mekke, çev: N. Koltaş, İstanbul 2013, 30-31) Zira böyle bir uygulama gerçekleşirse kötü bir adet/gelenek ortaya çıkar diye onu uyarırlar. Yaşlı bir kadının tavsiyesiyle yüz deve ile Abdullah arasında kura çekilir. Nihayet kura yüz deveye çıkınca, Abdullah kurtulur ve develer Yaratan’a kurban edilir. Bütün Mekke’ye dağıtılır. (Ebu’l-Velid el-Azrakî, Ahbâru Mekke Mekke Tarihi, çev: Y. Vehbi Yavuz, 2. Baskı, Ankara 2020, 351-359)

Kitap, Hikmet ve Hükümdarlık Verilen Nebevî Nesil

Hz. İbrahim’e, oğullarına ve nesline, hem nübüvvet, hem kitap hem de hikmetle birlikte önderlik ve hükümdarlık verilmiştir. Allah, dualarına karşılık vererek, onun soyunu kutlu ve nebevî altın zincirin halkalarına dâhil etmiştir.

Baba ve oğlu, mukaddes belde Kutsal Ev’i (Kâbe’yi) inşa edip, Yaratan’a takdim etmişler. Âlemlerin Rabb’i, İbrahim’in dua ve dileklerini, -zâlimleri kapsamayacak şekilde- kabul buyurmuştur. Böylece İbrahim Ailesini (Soyunu) ve İmran Ailesini (Soyunu) üstün nesillerden eylemiştir.

İbrahim’in Çilesi

İbrahim’in çilesi ve imtihanı, Urfa-Harran, Filistin, Kenan ve Mısır gibi medeniyet şehirlerinde başlar ve biter. İbrahim’e verilen bunca nimet ve ikram, kendisinin, aile ve neslinin büyük imtihanlara muhatap olmasını engellemez.

Hz. İbrahim, Hz. Sâre, Hz. Hacer, Hz. İsmail’in zulüm, baskı, tahkir, tahrik, hakaret, tazyik, tahfif gibi ağır/büyük imtihanlar karşısında sabır, metanet, itaat, fedakârlık, hoşgörü ve sevgi göstererek erdemli tavır göstermeleri imtihanların ağırlığı altında kalmayarak zafere ulaşmalarıyla sonuçlanmıştır.

            Put Yapan Marangozun Oğlu- Tevhidin Babası

Put yapan marangoz –pagan- Azer’in oğlu İbrahim’in imtihanı, putperestlerle yaptığı sözlü ve fiilî mücadeleyle başlar. Dünyevî güç ve kudretin sanal sahibi Firavun’a isyan ederek itaat etmemesi ve büyük savaşım vermesi, İbrahim’in ululuğunu göstermektedir. Kendi soyundan peygamberler ve hükümdarlar çıkarma duası, ilerlemiş yaşına rağmen çocuk sahibi olamaması ağır imtihanları beraberinde getirmektedir. Eşi Sare’nin evlat sahibi olmak için, onu, cariyesi Hacer’le evlendirmesi, İbrahim’in sabır saatinin çalıştığını göstermiştir.

Kıskançlığın Başlangıcı: İsmail’in Doğuşu

Allah’ın hediyesi ve nimeti olan İsmail’in doğuşu, Sâre’nin kadınlık refleksleriyle kıskanmasıyla sonuçlanır. İsmail ve annesi Hacer’in, Sâre’nin İshak’ı doğurmasıyla bir başka aşamaya geçmesi, onların Mekke’de ıssız bir şekilde yalnız bırakılmasıyla neticelenir. Bitmeyen imtihanın en ağırı ise, “adanan” İsmail’in göklerden gelen fermanla, kurban edilmesidir.

İlk bakışta, kolaylıkla kıskançlık ithamlarına muhatap olan Sâre’nin imtihanı ise, yaşlanmasına rağmen, Tevhid Peygamberi İbrahim’e bir evlat verememesinin ızdırabı ve üzüntüsüyle başlar. Nübüvvetin devamı için, İbrahim’in soyunun devam etmesinin fevkinde asil bir kadındır, Sâre. Onun için kendi elleriyle Hacer’i süsler ve İbrahim’in hanesine koyar. Ağır imtihandır, kimsenin düşünmeye bile cesaret edemediğini onun yapması… Hacer’in varlığına tahammül edip sabır göster(ebil)mesi, yine de “kıskançlık” krizlerini engelleyemez. Mükafaat, İshâk’ın doğum müjdesiyle gelir. İmtihandan zaferle çıkışın işareti, İbrahim’in soyunun devamıyla kendisini gösterir.

Kralın Kızı Cariye Hacer

İbrahim’e takdim edilen cariye Hacer, aslında Mısır krallarından birinin kızı olup sonradan Firavun’un cariyelerinden biri haline gelmiş çilekeş bir kadındır. Kıskançlık, hamilelik ve doğumla birlikte sevinç, üzüntü ve ızdırabı bir arada yaşayan peygamber annesi Hacer. Mekke’nin yakıcı, kuru ve kurak havasıyla bebeğiyle baş başa kalan Hacer… Evladıyla birlikte, ıssız bir çölde, erkeğinden uzak, garip ve yalnız bir kadın… Sabır, şükür, metanet, çaresizlik, umut ve yakarışın gözyaşlarının aktığı kurak topraklar… Bu sıkıntılardan kurtuluş ve felaha ulaşma derken, evladın kurban edilmesine teslimiyet gösteren yüce ruhlu Hacer çıkar ortaya. İşte onun soyundan, Son Peygamber gelecektir…

Hacer’in onurlu ve şerefli duruşu, yüzyıllar sonra, Mısır’ın fethinde, soy ve hısımlık/akrabalık ilişkisinden dolayı, İslâm’ın Peygamberi’nin (s), oranın insanlarına iyi davranması emriyle hayat bulur.

Kurban’ın İmtihanı

Hacer’in oğlu İsmail’in imtihanı, babasının ahdini yerine getirmekle başlar. Sabredip ona itaat etmesi, hakikatte Allah’ın emrine boyun eğmesi, metanet ve sabrın cisimleşmiş halidir.

Rivayetlere göre, seksen altı yaşındaki İbrahim, İsmail’in doğumuyla yeniden dirilişi yaşar. Hakikatte, zürriyetin devamından ziyade, tevhide hizmet edenlerin ehlinden olmasının arzusundadır.

            Tevhid elçileri, İsmail ve İshak’ın soyundan gelecektir artık…

            İsmail’in doğuşu ve büyümesi, İshak’ın doğumu ve Hacer’in mukaddes çilesi…

            Kıskançlığın sonu, Hacer’i evinden çıkarır. Artık orada kalamayacak ve oturmayacaktır.

            Yüce emir, Hacer ve yavrusunun, mukaddes topraklara gitmesini buyurur. İki yaşındaki İsmail’in küçük ve güzel ayakları, kutlu “elçi”liğini, kuma ve toprağa vurarak başlatır. Adeta Hz. Peygamber’in ciğerparesi Hüseyin’in Kerbela’daki susuzluğunu, yüzyıllar öncesinden, Hacer ve İsmail’e haber vermiştir.

            Ruha ve bedene şifa ve hayat veren zemzem, ağacın altındaki gölgelikteki gariplerin susuzluğunu giderir, nefes aldırır, ferahlık verir.

“Bizi Bırakıp Nereye Gidiyorsun?”

Öncesinde Hacer’in İbrahim’e çığlığı gelir: “Bizi bu ıssız vadide kime bırakıp ta, geriye gidiyorsun?” Hacer, İbrahim’e “Bizi hiçbir ekinin bitmediği ve kimsenin yaşamadığı bu vadiye bırakıp gidecek misin?’’ diye sorar.

Oğlu ve karısını, bu ıssız yerde adeta ölüme terk etme İbrahim’e zor gelir ve Allah’a dua eder:

“Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem'inin (Kâbe'nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler.” (İbrahim, 37)

İbrahim’in Duası

Biricik yavrusunu ve zevcesini ıssız bir çölde bırakan İbrâhîm (a.s.) onlar için ayrıca şu duâyı yapar: “Ey Rabbim! Burayı emîn bir belde kıl! Halkından Allâh’a ve âhiret gününe inananları çeşitli meyvelerle rızıklandır!..” (el-Bakara, 126)

            Bir vadide kendisine su bahşeden Allah’a şükreden Hz. Peygamber (s), binlerce yıl sonra şöyle nida eder: “Allah, İsmail’in annesine rahmet etsin. Eğer suyun önü kapanmasaydı zemzem akıp giden bir ırmak olurdu.” (Buharî)

            Sonsuzluktan Gelen Emir ve Teslimiyet

“Bizi bırakmanı Allah mı emretti?” diyen Hacer, sorusuna aldığı cevapla “Allah bize yeter.” diyerek sabır, teslimiyet ve rızanın yüceliğini gösterir.

Su biter…

Çocuğun susuzluktan öleceğini düşünür ve ölümünü görmemek için, ondan biraz öteye gider.

Safa ve Merve tepeleri arasında nefes nefese kalan Hacer, ölümü ve yalnızlığı en yakınında hisseder ve sayini tamamlar. Beytullah’ın inşası, kutlu insanları, yani peygamber baba ve oğlunu bekler… Hacer hüzünlüdür, gözü yaşlı, dimağı kurumuş, biçare kadındır… Kucağında, ağlayan ve feryat eden İsmail’iyle kimsesizdir… Ancak Sonsuz güç, kuvvet ve kudret sahibi Yaratan, bebeğin ayaklarıyla binlerce yıl akan suyu ikram edecektir.

Mekke’ye Hayatı ve İnsanları Taşıyan Su

Su, hayatı ve insanları, Mekke’ye taşır. İlk gelenler, Cürhümîlerdir… Suyu kullanmak için ruhsat isterler, kimsesiz, ancak güçlü kadın Hacer’den…

Cürhümîlerin konaklamasına izin, yalnızlığın giderilmesini ve medine’nin modeli, Mekke’nin inşasını getirecektir.

“Suda hak iddia etmemek şartıyla….” Hacer onlara izin verir. Böylece Mekke’nin ilk sâkinleri, Cürhümîler olur.

Yedi yaşındaki İsmail’in kurban edilme rüyasını, İbrahim görür. Şeytanın İbrahim ve İsmail’e vesvese vermesi, baba ve evladını yollarından ve istikametlerinden geri döndürmez. Tağut ve firavunlarla savaşanları, daha zor bir mücadele bekler, yani onlar nefis ve ruhlarıyla çarpışırlar. Sonuç ve akıbet, inananların olur. Kurtuluş gerçekleşir… Nefis yenilir… İhtiraslar yenilir… Hakikat gâlip olur.

“Emrolunduğunu Yap”

Allah’ın, oğlu İsmail’i kurban etmesini istemesi karşısında İbrahim tereddütsüzdür, kararlılıkla yüce emri yerine getirir. İstikamet üzere olmak, Şeytanı çıldırtır…

Şeytan tarafından vesvese verilmek istenen Hacer, durumu tevekkülle karşılar.

“Öyleyse Rabbim bizi korur, zâyî etmez!” der. Şeytanın tuzaklarına düşmeyen Hacer, İsmail’in kurban edilmesine rıza gösterir: “Emrolunduğunu yap”

İmtihanı kazanma ve mükafaat…

İsmail, annesini Hicr denilen (Kabe’nin bitişiğinde yarım daire şeklindeki duvarla çevrili) mübarek yere defneder.

Hâsılı, yüce ruhlu ve yüce gönüllü Hacer, çevreden gelenlerle Mekke’de yaşamış, orayı imar etmiş ve Mekke’de (rivayetlere göre) 96 yaşında vefat ederek Hicr’e defnedilmiştir.

Mekke Tevhid’in Şehri

            Mekke’nin hikayesi, bir anlamda Âdem, İbrahim, Hacer, İsmail ve İblis’in hikayesidir. Önemli mekanlar, Harem ve Mescid-i Haram bölgesi, say, Arafat, Meş’âr ve Mina’dır. Semboller: Kâbe, Safa, Merve, gündüz ve gece, gün batımı ve gün doğumu, put, kurban. Elbise ve süs: İhram, tıraş ve saç kısaltma.

Mekke’de yapılan Haccın anlamını kavramak isteyenlerin öncelikle, İslâm’ı anlamaları ve İslâm’daki insanı tanımaları gerekir.

Haccı, sakinliği reddetmek olarak gören Ali Şeriatî, bu ilâhî olguyu ‘kararsız, tereddütlü ve döngüsel hayattan, tüketim ve üretim, üretim için tüketimden kurtuluş’ olarak değerlendirir. Ona göre insanın “Kendi evinden Allah’ın Evi’ne, halkın evine hicret” etmesidir”. (Ali Şeriati, Hacc, Fecr Yayınları, çev: Ejder Okumuş, II. baskı, Ankara 2009, 26-31)

Duygunun Semalara Uçtuğu Mekân: Kâbe

Varlığımızın, aşkımızın, imanımızın, gece ve gündüz namazlarımızın, ömrümüzün kıblesi. Ona dönük olarak ölür, ona doğru defnediliriz. Ölümümüz ve yaşamımız ona doğrudur. Evimiz ve mezarımız ona doğrudur.

Şeriatî, Kâbe’yi bir küp şeklindeki bir dam’a benzetir. Ona göre burası bir “uçuş çatısı”dır. Duygunun semalara uçtuğu mekân. Kâbe, yolun kaybedilmemesi için bir işaret taşıdır, bir buluşma yeridir. Allah’ın, Hz. İbrahim’in, Hz. Muhammed’in ve halkın buluşma yeri. Ev sahibi Allah, ev halkı insanlardır.

Dünyanın neresinden gelinirse gelinsin, namazın tam kılındığı yerdir, Kabe. Kutlu mekan Kabe yeryüzünde, Allah’ın evrendeki bir sembolüdür. (Şeriati, Hacc, 51-53)

Hareket ve Düzen: Tavaf

Tavaf, sebat, hareket ve düzendir.

Allah alemlerin Rabb’ı, varlığın eksenidir. Âlemin çevresini tavaf ettiği merkezdir. Her kim olursa olsun tavafta gerçekliklerin hepsi yok olmuştur. (Şeriati, Hacc, 58-59)

Hacerülesved ve Biat

“Hacerülesved’e dokunmalısın” der, Yüce Peygamber. İnsan “sağ eliyle Hacerülesvedi sıvazlamalı ve girdaba dalmalıdır. Taş, el’in sembolüdür, yani “Allah’ın sağ eli”. Hacerülesved Allah’ın yeryüzündeki sağ elidir. Allah’la anlaşma ve biat.

Aşk Merkezi Kabe’deki Makâm-ı İbrahim

Kâbe, ilahî aşk merkezidir. İnsanı bir pergel noktası döndüren tavaf, Makâm-ı İbrahim’le ilâhî aşkla buluşur. Şeriatî için, Makâm-ı İbrahimi, “bütün sahte ‘ben’lerinin ölümüyle o gerçek ‘ben’e kavuşma makamıdır. (Şeriati, Hacc, 64-68)

 

Arayışın Hareketi: Say

Say, Şeriatî’ye göre, hedefi olan arayış dolu bir harekettir, koşmak ve atılmaktır. Say, kimlikleri ve rolleri ayrıştırır/paylaştırır. Tavafta Hacer rolündeydin. Makâm’da hem İbrahim hem İsmail rolündesin. Şimdi say’e başlıyor, Hacer rolüne geri dönüyorsun.

Şeriatî’nin tefekkür dünyasında; Tavaf, “susuzluğu” arayış. Sa’y, “su”yu arayış. Tavaf, kelebek.Say, kartaldır. Zemzem, suyun ayak sesi; Taşın kalbinden çıkan, hayat bahşeden tatlı su kaynağıdır. (Şeriati, Hacc, 71-77)

 

Yaratılışımızın Başlangıcı Arafat

Arafat başlangıçtır. Şeriati için bizim bu dünyada yaratılışımızın başlangıcıdır. Arafat, geceye tahammül edemez. Gece Arafat’ı yutar, öldürüp mahveder. (Şeriati, Hacc, 94,100) Arafat bilgi aşamasıdır.

 

Son Menzil Mina

En uzun vakfe, en son duruş, en son menzil. Mina, aşk, bilgi ve bilinç aşamasından sonraki son aşamadır. Meş’arın ‘zahitleri’ şimdi Mina’nın ‘aslanları’dır, Şeriatî’nin gözünde.

Mina’dasın, İbrahim’sin, İsmail’ini kurban yerine getirdin. Ali Şeriati için İsmail, aile, meslek, servet, haysiyet gibi her şey olabilir. İsmail’ini öldür, der o. Kendi ellerinle kurban et.Nefsini öldür, nefsin kölesi olma.

Şeriatî, put kırıcı olarak, nitelendirdiği Hz. İbrahim’i şöyle tasvir eder: “Önce kendini içte öldürdü, kendi can damarını kesti ve içini kendinden boşalarak Allah’a aşkla doldu”. (Şeriati, Hacc, 117-151)

 

Taşlanan İblis

Düşünür, insana hitap eder: “Ey Allah’ın yeryüzündeki halifesi, sen de Allah gibi İblis’i taşladın, kovdun”. Şeriatî’ye göre; Tavaf, Mina’dan başlar ve Mina’da kalır. Felsefe, Meş’âr’a kadar gelir, ama Mina’ya ulaşmaz. Medeniyet, Meş’âr ve Mina’sız, Arafat’ta sâkindir. İslâm Arafat’tan başlar, Meş’âr’a uğrar, oradan sorumlu, hamleci bir geçiş yaptıktan sonra Mina’ya, ideal ve aşk merhalesine ulaşır.  

Şeriatî şöyle devam eder: “Hayret ki aşk ülkesi Mina’da, hem Allah hem de İblis var” (Şeriati, Hacc, 163-171). Mina, iman ve aşk ülkesi, kaderdir. Orada İsmail’in başında Allah’la iblis savaşmaktadır. Mina arzuların ülkesidir.

Medeniyet Yolu: Mekke’den Medine’ye

Hz. Muhammed (s), Sonsuz Sevgi Odağı ve kaynağıdır; çünkü o, “En Sevgili” Peygamberdir. Ve ilâhî buyrukla Şehirlerin Anası Mekke’den, medeniyet inşa etmek için İslâm’ın yeni şehri Medîne’ye evrensel bir seyahati gerçekleştirir. Yeryüzünün ve tarihin en kâdim medeniyeti olan İslâm medeniyeti onun elinde şekillenir. O, Son Peygamberdir; ve  insanlık için ideal evrensel bir liderdir.

Kureyşin önde gelen müşrikleri Allah’ın Son Resulü’nü tehdit eder, kendisiyle alay ederler, onu hakir görürler, sataşırlar, söverler ve kısaca her türlü maddî ve manevî eziyetleri yaparlardı. Hatta işi o dereceye götürdüler ki, Medine’ye hicret esnasında evini kuşatarak kendisini öldürmeye teşebbüs ettiler. Ayrıca O’na karşı savaştılar, kanını akıttılar, yaraladılar, arkadaşlarını şehit ettiler. Fakat bütün bunlara rağmen Hz. Peygamber, o günkü şartlara göre çok güçlü bir ordu ile Mekke’ye muzaffer olarak girdiğinde hiç kimseden intikam almadığı gibi, azılı müşrikleri bile bağışladı. (Sadık Eraslan, Ekrem Keleş, Güzel Örnek Hz. Peygamber, Ankara 2003, 52)

Hatta amcası Hamza’nın karnını yarıp, ciğerini çıkarıp, burun ve kulaklarını koparmış olanlardan bile intikam almayan Hz. Peygamber, Araplar arasında bu tür cani uygulamalar adet (müsle) olmasına rağmen, bunu da kesin bir şekilde yasaklamıştır. (İbn İshâk, es-Sîre, tah: Muhammed Hamidullah, Konya 1981, 314-315)

Şehirlerin Anası Mekke’den Medeniyetin Merkezi Medine’ye Hicret

Düşmanları, O’nun kutlu hareketini engellemek için tüm imkânları, ambargoları ve psikolojik savaş teknikleri uygulamalarına rağmen, bir sonuç alamadılar. Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye gittiğini duyduklarından itibaren Kureyş, onun başına büyük bir ödül koymuş, O’nu diri veya ölü getirene bunun verileceğini vaat etmişti. Bu mükâfat, o gün benzerine az rastlanan yüz deve tutarında bir ödüldü. O günün kiralık katillerinden biri olan Sürâka b. Cü’şûm bu düşünceyle atına binerek yola çıkan ve elinde mızrağıyla Hz. Peygamber’i öldürmeye teşebbüs eden ilk kişiydi. Atıyla Hz. Peygamber’e çok yaklaşmış ve birkaç kere onun üzerine hamle ederek öldürmek istemiş, birkaç kez bunu denediği halde hiçbirinde amacını gerçekleştirememişti. Karşısında korkusuzca duran ve kendisine merhametle bakan yüce Peygamber’in vakâr ve itimat dolu yüzüyle karşılaştıktan sonra mucizevî bir etkiyle içindeki duygular değişmiş, kötü düşüncesinden dolayı tövbe etmiş, Hz. Peygamber’den kendisine emân verildiğini bildiren bir yazı yazılıp verilmesini istemişti. Nitekim bu belge yazılı bir şekilde kendisine verildi. (Buharî, Meğazî, 17, 26; Rikâk, 11) Ancak Ebû Bekir’in kaleme aldığı bu yazının metni günümüze kadar ulaşmamıştır. (Hamidullah, age, 58-59)

Bu olaydan sekiz yıl sonra Mekke’nin fethi sırasında, İslâm’ı kabul etti.  Yaptıklarından dolayı kendisine hiçbir zaman bir hesap sorulmadı. (İbn Hişâm, es-Siyretü’n-Nebeviyye, tah: Mustafa es-Sakka, İbrahim Ebyân, Abdülhafîz Şelbî, Mısır trz,I , 489-490)

Peygamberimizin kendi kabilesi Kureyş’in yaptığı diğer bir acımasız uygulama, ekonomik ve toplumsal boykottur. Üç yıl boyunca Mekke’de Hz. Peygamber ve akrabalarını ekonomik ve sosyal bir ambargoya tabi tutan Kureyş, çocuklar açlıktan feryat ederken, büyükler ot ve ağaç kabukları yemek zorunda kalırken Allah Resulü’nü ve ailesini açlığa ve toplumsal tecride mahkûm bırakmıştır. (İbn İshâk, es-Sîre, 137-147)

Kureyş, Hz. Muhammed Mekke’de bulunduğu sırada O’na, Ehl-i Beytine ve Müslümanlara acımasız ve vicdanları sızlatacak uygulamalarda bulundu. Hz. Peygamber’i ve kabilesini Ebû Talip Mahallesi’nde üç yıl boyunca giriş çıkışları kontrol ederek boykot ettiler, gıda ve yiyecek girişini yasakladılar.

Sosyal ve ekonomik boykotun neticesinde, Resulullah, hanımı Hz. Hatice, amcası Ebû Talip ve Ebû Leheb’in dışındaki tüm akrabaları, Mekke dışındaki Şi’b Ebî Tâlip adı verilen bir vadiye yerleşmek zorunda bırakıldılar. Boykotla birlikte Hz. Muhammed (s) ve akrabaları çok şiddetli sosyal ve siyasal izolasyona tabi tutuldular. Şu tarihî notlar çekilen sıkıntı ve ızdabı bir nebze de olsa tasvir etmektedir:

“Burada zulüm görenlerden birinin bize anlattığına göre kendisi bir gece, uzun bir zaman evvel kesilmiş bir hayvanın artığı bir deri parçası bul(muş); bunu suda kaynatıp yemek yapma düşüncesi (onu çok sevindirmişti). Bir gün Hatice’nin şehirde kalan müşrik yeğenlerinden birinin, içinde yiyecek bulunan bir paket(i) …. göndermesi, şehirde kanlı bir kavganın çıkmasına sebep olmuştu. Hiç şüphesiz, Eşhuru’l-Hurum (mukaddes aylar) esnasında, dışardan gelen hacı adaylarından hububat temin etme imkanı doğuyordu; şurası var ki şehirde cereyan eden bütün ticarî ve iktisadî imkânlardan mahrum bırakılmış bulunan bu mülteciler … kısa zamanda ellerindeki parayı da tükettiler.” (Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev: Salih Tuğ, Ankara 2003, I,  113-114)

Orada bulunan Müslümanlar, dünya tarihinde eşine rastlanmayan vahşi ve insanlık dışı bir muameleye tabi tutularak mahrumiyet, sıkıntı ve acı içinde aç kaldılar, ıstırap çektiler. Onların bu boykota karşı vakur ve gururlu direnişleri, Kureyşlilerin düşmanlıklarını daha da şiddetlendirdi. Ancak tüm bu yapılanlara karşı Medine döneminde, Kutlu Peygamber’in uygulaması ise; kıtlık zamanlarında Yemâme’den Mekke’ye buğday gitmesine müsaade ederek Mekkelilerin açlıktan ölmelerini engelledi. (Afzalurrahman, Sîret Ansiklopedisi, çev: Komisyon, II. baskı, İstanbul 1996, III, 273) Aslında bu olay, Hz. Muhammed’in diğer insanların sıkıntılarından dolayı gerçekten elem duyduğunu ve insanlığın dostu ve yardımcısı olarak, en çok ihtiyacı olduğu sırada düşmana bile yardımı reddetmediğinin bütün insanlığa ilanıdır.

Onların kahreden ve acımasız bu zulümleri karşısında ellerini, her şeyin görgü ve bilgisi altında cereyan ettiği Allah’a kaldırıp dua eden Hz. Peygamber’in kabul edilen duası sayesinde Yüce Yaratıcı, Kureyş üzerindeki rahmet şemsiyesini kaldırmış ve Mekke’de ağır bir kıtlık başlamış, insanlar kemik ve leşlerle beslenmek zorunda kalmışlardır. Bu felaket üzerine Ebû Süfyan Hz. Peygamber’e giderek, “Muhammed! Kavmin mahvolup gidiyor, Allah’a dua et de bu felaket kalksın!” diye yalvardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber tereddüt göstermeden hemen dua için ellerini kaldırdı ve Allah’a bu felaketin kalkması için yalvardı. Hz. Peygamber’in duasıyla Mekkeli müşriklerin başlarına gelen musibet onlardan uzaklaştı. (Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed (Sîretü’n-Nebî), çev: Yusuf Karaca, İstanbul 2005, II, 642)

Mekke’ye Zahire Girişine İzin

Hz. Muhammed’in şefkat ve merhameti, ırk, din, dil ve etnik köken farkı gözetmeksizin bütün insanları içine alıyordu. Kureyşliler, Peygamber’e ve müminlere karşı her türlü eziyet ve işkenceyi yapmışlar, dolayısıyla bağışlanacak bir yönleri kalmamıştı. Yukarıdaki anlatılanların benzeri veya onun devamı olup olmadığını tam bilemediğimiz, ama kaynaklardan gelen bir başka olay da şöyledir:

 “Bir keresinde bir kıtlık husule geldi ve Kureyşliler açlıktan ölmeye başladılar. Allah’ın ve Resulullah’ın en şiddetli düşmanlarından olan Ebû Süfyan Peygamber’e gelerek ondan merhamet ve şefkat dilendi. Rahmet Peygamberi kıtlıktan kurtulmaları için hemen Necd’in reisi Sümâme b. Usâl’a haber göndererek Mekke’ye zahire sevkine müsaade edilmesini bildirdi. Sümâme daha önce Mekke’ye zahire yüklemelerini Necd halkına yasak etmişti. Hz. Peygamber’in emri üzerine bu yasağı kaldırarak buğdayı Müslümanların düşmanı Kureyş’e gönderdi”. (Buhârî, II, 627)

Hz. Peygamber’i kendi doğduğu topraklardan çıkaran, Kabe’den uzaklaştıran, akrabalarından ve ailesinden ayıran ve O’na her türlü sıkıntı ve eziyeti reva gören Mekkelilere, O’nun yaklaşımı yumuşak ve bağışlayıcı olmuştur.

Kaynakların bize bildirdiği tarihî hakikatler gayet açık ve yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar nettir: Mekke’nin fethiyle Mekkeliler Kabe’nin önünde toplandılar. Onlara (Hz. Peygamber) sordu: “Benim (size ne yapacağımı tahmin ediyorsunuz)?” Onlar “sen iyi (kerîm) bir kardeşin oğlusun!” (İbn Hişâm, es-Siyretü’n-Nebeviyye, II, 412) Bizleri affedeceğini ümit ediyoruz. İntikam alacak olursan da doğrusu biz sana kötülük etmiştik” dediler. Hz. Peygamber onlara şöyle buyurdu: “Ben sizlere Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi diyorum: ‘Bugün azarlanacak değilsiniz, Allah sizi bağışlar. O, merhametlilerin merhametlisidir”. (Belâzurî, Futûhu’l-Buldân, tah: Abdullah Enîs et-Tabbâ’, Ömer Enîs et-Tabbâ’ Beyrut 1987, 57; Abdulfettah Ebû Gudde, Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed ve Öğretim Metodları, çev: Enbiya Yıldırım, İstanbul 2001, 43)

Mekke Barışı

Arkasından bağışlayıcılığını ifade etmede sözlerin yoksun kaldığı Allah’ın Habibi, yüce bir ruh ve asil bir tavırla onlara karşı ilk ve son sözlerini söyler: “Bugün artık hiçbir şeyden sorumlu değilsiniz. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz.” (İbn Hişâm, es-Siyretü’n-Nebeviyye, II, 412) Tüm bu ifadeler, ister istemez okuyucuya insanlık tarihinde düşmanlarına karşı böyle bir muamelede bulunan başka bir lider ve komutan var mıdır acaba sorusunu sorduracaktır.

İntikam yerine daima affı tercih eden Yüce Peygamber, Mekke’nin hâkimiyeti eline geçtiğinde, bu vasfını İslâm askerlerine uygulamaları gerekenleri bildiren şu sözlerle ortaya koymaktadır: “Yaralıyı öldürmeyiniz; kaçanı takip etmeyiniz; esiri öldürmeyiniz. Kapısını kapatan emniyettedir.” (Belâzurî, Futûhu’l-Buldân, 55)

“Mekke’nin savaşla mı yoksa barış yoluyla mı fethedildiği ve topraklarının ganimet gibi dağıtılıp dağıtılmayacağı konusunda farklı görüşler vardır. Bunlardan birincisine göre fetih barış yoluyla gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber tarafından Mekkeliler’e verilen eman ve ilân edilen genel af aynı zamanda barış antlaşmasıdır. Kâbe’nin tâzim göreceği ve yüceltileceği gün olarak açıklanan fetih gününde bu antlaşmaya dayanılarak Mekke evleri ve arazisi savaşan gaziler arasında dağıtılmayıp sahiplerinde bırakılmış, hatta muhacirlerin evleri bile onları yurtlarından çıkaranların elinde kalmıştır.” (Nebi Bozkurt-Mustafa Sabri Küçükaşçı, “Mekke” mad., TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 28, 2003 Ankara 2003, 555-563)

Allah Resulü’nün barış, sevgi ve insanlık dolu konuşmasıyla birlikte Mekke’nin havası birdenbire değişerek yerini huzur ve sükûnete bıraktı ve günün sonuna doğru Mekkeliler Müslümanlığı kabul ettiler. Hamidullah’ın ifadesiyle Mekkeliler “Başka hiçbir şeyi böylesine derin ve samimi bir şekilde kabul etmemişlerdi. Onlar şimdi mağlup edilmiş ve işgal edilmiş bir şehrin halkı değil, haklar ve sorumluluklar konusunda zaferi kazananlarla eşit durumdaydılar.” (Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamber’in Savaşları, çev: N. Erinç Yurter, İstanbul trz., 89)

Resûlullah’ın Mekke’nin Fethindeki Hutbesi

Fetih günlerinde, Hz. Muhammed (s), Mekke’nin bir barış şehri olduğunu, irâd ettiği şu hutbeyle, tüm dünyaya ilan etmiştir:

“Huzâa kabilesi, öldürülen bir adamlarına karşılık, Mekke’nin fethi yılında, Leys oğullarından bir adamı öldürdü. Bu durum, Resûlullah’a (s) bildirildi. Bineği üstüne çıktı, şu hutbeyi okudu:

‘Allah fili Mekke’ye girmekten alıkoymuştur. Elçisini (s) ve mü’minleri de (Mekkelilere üstün kılmıştır). Mekke benden önce hiç kimseye helal olmamıştır. Benden sonra kimse için helal olmayacaktır. O, günün yalnızca bir saatinde bana helal kılınmıştır. İşte o, şu saatimdir. Dikeni koparılmaz, ağacı kesilmez. Yitiğini, sahibini arayıp bulmak isteyen dışında kimse alamaz. Kim öldürülürse, iki şeyden daha hayırlısını isteyebilir: Ya diyeti alır, ya da öldürene kısas uygulanır.” (Muhammed Hamidullah, el-Vesâiku’s-Siyâsiyye (Hz. Peygamber Döneminin Siyasi=İdarî Belgeleri, çev: Vecdi Akyüz, İstanbul 1997, 101-102)

Kan dökülmeden ve bir çığlık bile atılmadan bir günde kalpler ve zihinler tamamen değişmişti, ama zaman durmuştu, mekân ise zaten kutsaldı. Ancak onlar hiçbir şeylerini kaybetmeden, esir olmadan hâkim konuma geçmişlerdi.

Fethin hemen sonrasında Bilal, Kâbe’nin üstüne çıkmış ve ezan okumuştur. Bunu gören Mekkeli bir putperest olan Attap İbn Esid, arkadaşlarından birinin kulağına eğildi ve dedi ki: “Tanrı’ya şükür ki babam şimdi hayatta değil; eğer o bir zencinin kutsal Kâbe’nin tepesine çıkıp bir eşek gibi anırdığını duysaydı, bunu asla kabul etmezdi.” Biraz sonra genel affın ilan edildiğini duyan Attab, galeyana geldi ve ani olarak ileri fırladı ve Hz. Peygamber’e yaklaşarak şöyle dedi: “Ben Esid’in oğluyum ve Allah’tan başka Allah olmadığını ve de senin O’nun elçisi olduğunu tasdik ederim.” Hz. Peygamber şöyle dedi: “Pekâlâ, seni Mekke valisi yaptım.” Biliyoruz ki Hz. Peygamber, askerden hiçbirini Mekke’de garnizon tesis etmek üzere bırakmadan, kısa bir zaman içinde Medine’ye geri dönmüş ve Mekke’nin yönetimini, İslâm’ı yeni kabul etmiş bir Mekkeliye bırakmış ve sonra da bundan asla pişman olmamıştır. İşte bu, insanların kalbinin nasıl kazanılacağını göstermektedir. (Hamidullah, Hz. Peygamber’in Savaşları, 89-90)

Mekke’de Değişim

Fetihten sonra Mekke’de değişim toplumsal olmaktan çıkıp, bireylere kadar etkisini göstermeye başlamış, Hz. Peygamber’in amcası ve İslâm’ın kılıcı Hz. Hamza’yı öldüren Vahşi, fethin akabinde gelerek Müslüman olmuştur. (İbn Hişâm, es-Siyretü’n-Nebeviyye, II, 69-72)

Şehirlerin anası ve içinde Kâbe’nin bulunduğu Mekke, bütün İslâm şehirlerinin atası olmuştur. Bundan dolayı yüzyıllardır Kâbe’den çıkan tevhidin sesi ve ezanın çağrısı insanlığı barışa ve güvene davet etmektedir.

 

 

 

 



[1] İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.

  
138 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam17
Toplam Ziyaret83296
Etkinlikler
YENİ ÇIKAN ESERLER
                                               





                                             


                                               
                                                                                        
                                                      
                                                   
     





Yayımlanan Eserler


Sayıların Gizemi ve Tasavvufun Dinamikleri
Bayram Ali Çetinkaya
İnsan Yayınları


   İlkçağ Felsefesi Tarihi
Bayram Ali Çetinkaya 
İNSAN YAYINLARI









Yitik Bilgi ve Hikmet
Bayram Ali Çetinkaya





İslam Medeniyetinin Dinamikleri
Bayram Ali Çetinkaya
 İNSAN YAYINLARI



İrfan ve Hikmet Peygamberi 
Bayram Ali Çetinkaya
   İNSAN YAYINLARI
   



   Şems-Mevlana Dostluğu
     Bayram Ali Çetinkaya
     İNSAN YAYINLARI
      


Medine'den Medeniyete

Bayram Ali Çetinkaya
İNSAN YAYINLARI