• Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
    • Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
    • Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
    • Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
    • Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
Üyelik Girişi
Videolar

Yeni Yayımlanan Kitaplar

   

İsmail Haqqi His Life Works and Views
Bayram Ali Çetinkaya
İNSAN YAYINLARI

ibn rüşd (1. cilt) (uluslararası ibn rüşd sempozyumu bildirileri) doğu-batı ilişkisinin entelektüel boyutu ibn rüşd'ü yeniden düşünmek



ibn rüşd (2. cilt) (uluslararası ibn rüşd sempozyumu bildirileri) doğu-batı ilişkisinin entelektüel boyutu ibn rüşd'ü yeniden düşünmek




Dini ve felsefi metinler: Yirmibirinci Yüzyılda yeniden okuma, anlama ve algılama

Bayram Ali Çetinkaya(Editör)

Doğu-Batı: İki Dünyanın Buluştuğu Noktada Düşünce Günleri


Yolda Kalan Kamyon

 

Bayram Ali Çetinkaya

Selçuklu başkenti Konya, Türkiye’nin tahıl ambarı olarak bilinmektedir. Ancak Konya, sanayisi ve mal ulaşım sektörüyle diğer türdeş şehirlerden farklılaşmaktadır. İlçeleri de Konya’yla aynı kaderi paylaşmaktadır. Ancak oralarda da kamyon, tır, kısaca nakliyecilik hâkim bir iş sektörü olarak Anadolu insanlarının geçimlerine katkıda bulunmakta ve ailelerinin nafakalarını temin eden önemli bir alan olarak varlığını korumaktadır.

            Nakliyecilikte öne çıkan Mevlânâ diyarı Konya’nın ilçelerinden birisi de Yunak’tır. Yunak ve köylerinin geniş ovaları, buğday, arpa, şeker pancarı gibi birçok tarım ürünün yetiştirilmesine kaynaklık yapmaktadır. Son yıllarda bu toprak mahsullerinde farklı ürünlerin de varlığı söz konusudur.

Genelde Konya’da, özelde ilçemizde eskiden kırmızı renkli Alman markalı MAN taşıyıcı kamyonlarının sayısı oldukça fazlaydı. Ancak zaman içerisinde o kırmızı kamyonların yerini, motorları daha yüksek beygirli, daha konforlu ve daha fazla yük taşıyan kamyon ve treylerler (tır) aldı. Elli tona yakın yük taşıyan tırlar, bunun yarısından fazla yükü taşıyan büyük kamyonlar, Yunak’ın önemli geçim kaynaklarından birisi haline geldi.

            Kamyon ve tırların varlığı sermaye olarak güzeldir, ancak borcu varsa uzun süren ödemeler, yani taksitler sahibini tedirgin eder ve yorar. Bundan dolayı araç sahibinin, gece gündüz ‘direksiyon sallaması’ gerekir.

Uzun yıllar yem ve un işinde esnaf olan Babam, daha sonraları nakliyecilik sektörüne girdiği için, bu iş kolunun ne kadar ağır ve zorlu bir meslek olduğunu müşahede ettim. Gerçi Babam, yem ve un işini yapmadan önce de, gençlik dönemlerinde o bahsettiğim -dedem ve kardeşine ait- kırmızı kamyonlarda uzun müddet çalışmıştır. Hatta kırmızı kamyon kaportasının üzerine ‘Hacıların Osmanı’ diye yazdırmıştır. O yazının Dedem ve kardeşlerinin çok hoşuna gittiğini zaman zaman anlatmaktadır.

            Babam da nakliyeci olduğu için, ‘kamyoncu’ veya ‘tırcı’ işini yakından görmek ve tecrübe etmek, yazları ve ara tatillerde yapabildiğim bir imkân ve fırsattı. Kamyon veya tır şoförü, evinden ayrıldıktan sonra yaklaşık bir ay yük taşıma işi sebebiyle yuvasından, eşinden ve çocuklarından uzak kalır. Temiz kıyafetler alan şoförler, evlerine de para bırakarak onları Hakk’a emanet ederek yola çıkarlar. Hanımları ve çocukları uzun ayrılığın bir defaya mahsus olmadığını bilirler. Yine de her sefer ve ayrılık, uzun bir hasret ve özlemi beraberinde getirir.

            Artık kamyoncunun evi arabası olmuştur. Yazın içi sıcaktan durulamaz bir şekilde bunaltır, kışın ise kalın yün yorgan gerektirecek kadar soğuk ve serin olur. Şimdiki zamanlar da, bu sıkıntılar hemen hemen son ermiş gibidir. Zira yeni nesil araçlar, yazları klima ve kışları da ‘webasto’ dedikleri ısıtıcı kaloriferlerle donatılmaktadır.

            Şoförler, sürekli yollarda oldukları için, yanlarında su ve yiyecek dolapları olmak zorundadır. Çünkü aldıkları yük, nereye ve ne zaman bırakılacak bilinmez.  Yük bulabilecekler mi? İşte bu kaygılar, zorunlu olarak kamyon/tır şoförlerini temkinli ve tedbirli olmak zorunda bırakır. Yiyecek dolapları, gerçekten düzenli ve istiflidir. Hemen hemen her şey bulunur, onların dolaplarında. Tüp, tencere, kap-kacak ve tavanın yanında, kahvaltılık malzemeler ve çabuk bozulmayan maddeler, kuru baklagiller, bulgur, yumurta, vb. maddeler, şoförlerin yorucu işlerinde onlara güç kazandıracak gıdalar olarak dolaplarında bulunmaktadır. Bu dolaplar, özel olarak yapılmış ve arabanın kasasına monte edilmiş ve üzeri bir kilitle koruma altına alınarak kapatılmış vaziyette olur. Kilitlenmezse içinin davetsiz misafirler ve hırsızlar tarafından boşaltılması, özellikle de yurt dışı nakliyesinde çokça görülen haller arasındadır. Su deposu da, yaklaşık yüz litre olacak şekilde galvanizden yapılmış silindir görünümünde, bir ucuna küçük bir sarı musluk vana olacak şekilde, o da kasaya monte edilir.

            Hakikatte şoförlerün yiyecek dolapların çok sık kullanılmaz. Özellikle yemek için, zorunlu olmadıkça dolaplara müracaat edilmez. Nakliyecilik zordur, meşakkatlidir; ama güzel yönleri de bulunmaktadır. Yeni yerler, kasabalar, ilçeler, şehirler, ülkeleri gezmek ve seyahat etmek, bu meslekle doyumsuz anların ve zamanların yaşanmasına vesile olur.

Eğer biraz kültürel hassasiyetiniz varsa, kamyoncu da olsanız, ziyaretlerinizi yapabilirsiniz. Örneğin Babam, Irak’a yük götürdüklerinde, başkent Bağdat’ta bir grup şoför arkadaşıyla bir taksi tutup şehri gezdiklerini ve yaptıklarını anlatmıştı.  Rehberliklerini yapan taksici, onların Türkiye’den geldiklerini öğrenince, ‘sizi İmam-ı Âzam Ebu Hanife’nin kabrine götüreyim’ diyerek onları Büyük İmam’ın türbesinde dua etmelerine fırsat hazırlamıştı.

            Kamyoncuların bir diğer güzelliği de, ‘hangi yemek, hangi şehirde ve hangi lokantada yenir’ çok iyi bilirler. Bilmedikleri yerin dışında kolay kolay yemek yemezler. Onun için yol üzerindeki restoranlar, müşterileri olan kamyoncuların damak tatlarını bildikleri için hazırladıkları yemeklere çok özen gösterirler. Onlar bilirler ki, bir şoför lokantasının yemeğini beğenirse, o hat üzerinde sürekli ona uğrar. Restoran sahipleri, bu kaygılarından dolayı özel ve kaliteli aşçılar istihdam ederler. Ben bile kısa aralıklarla Babam’a muavinlik yaptığım zamanlar da şunları öğrenmiştim: Salihli Rampası’na inmeden önce Yunus Emre tesislerinde ‘kavurma’, Gaziantep Kömür’de tavuk şiş, Urfa’da patlıcan kebap, Cizre’de tavuk kırıntı gibi…    

Hâsılı, her mesleğin zor ve kolay yönleri olduğu gibi, nakliyeciliğin de bulunmaktadır. Ancak kamyoncu/tırcı mesleğinin güç taraflarından birisi ve en önemlisi, gece gündüz derler ya, ‘dört tekerleğin üzerinde direksiyon sallamaktır’.

Evinden, eşinden, çocuklarından ve yakınlarından uzak, her gün bir diyarda bulunmak gerçekten yıpratıcı bir durumdur. Bunun yanında, bu meslek erbabının en büyük sorunlarından birisi de, her zaman yük bulamamasıdır. Bazen onlar, günlerce beklemek zorunda kalırlar. Veya buldukları yükün ücreti, ancak onların ifadesiyle ‘mazot parası’nı kurtarmaktadır. Bazı zamanlar da iş bulamadıkları hallerde, boş kasayla yüksüz bir şekilde yüzlerce kilometre yol kat ederler. Buna da ‘dolu boş çalışmak’ derler. ‘Dolu boş çalışmak’ta ücret yüksek ise, bu durum kabul edilebilir. Sürekli yüklerde, zamanla yarışılır. Böyle durumlarda kamyoncu tabiriyle ‘sefer atmak’ önemlidir. Yani sefer sayısının çokluğu alınacak ücretin birikimini, azar azar olsa da belli bir yekûna ulaştırmaktadır. Özellikle bizim memleketimiz Konya ve çevresinde, hatta bütün İç Anadolu Bölgesi’nde, baharda başlayan şekerpancarı nakliyeciliği, bu şekilde çalışmayı gerektiren taşımacılıktır.

Hatırladığım kadarıyla bir defasında Konya Yunak’tan çıkarak, tırla Babam’ın yanında muavin olarak onunla beraber gittim. Yaz tatiliydi zannedersem. Beş yüz kilometre batıdaki İzmir’e boş bir kasayla gittik. Orada Metaş ismiyle maruf bir demir çelik fabrikasından aldığımız kırk beş tonluk çubuk demiri, Diyarbakır’ın Çüngüş ilçesinde bulunan Karakaya Barajı’na götürdük. Böyle yüksek bir tonajla, tepeler aşıldı,  (seksenli yıllarda) stabilize toprak yollardan ağır ağır Baraj inşaatının seviyesine kadar virajlarla kıvrıla kıvrıla yollardan indik. Benim için bu durum, ürkütücü ve korkutucuydu. Ancak tecrübeli bir şoför olarak Babam için kolay ve sıradan bir iş…

Karakaya Barajı’na bıraktığımız bu yükten sonra, hatırladığım kadarıyla bir tır dolusu besi danayı, aynı hat üzerinde Diyarbakır’ın bir başka ilçesi (Sezai Karakoç’un memleketi) Ergani’den yükledik. Ancak sıcak bir yaz gecesi yüklediğimiz ve İstanbul’a gidecek bu besi hayvanlarının bazıları, daha ilk on kilometrede kasanın ızgaralı olmasından dolayı ayakları kayarak zemine savruldular. Diğer hayvanların, düşen danaları havasız bırakması sonucunda birisi telef oldu. Mal sahipleri, tırın kasasından seslenerek aracı durdurdular. Ve gün boyunca yüklemeye çalıştığımız bu yükü, daha gideceği yere varamadan, başlangıçta tekrar boşalttık. Onun için herkes gibi diyorum ki, nakliyecilik zor zanaat…

Babam’ın yanında ona muavin olarak eşlik ettiğimde birtakım görevlerim olurdu. O, rutin olarak yağlama ve yıkama yerlerinde yapılan işleri bana yaptırırdı. Dışarıdan ücretli muavin tuttuğunda yağlama işlerini ilgili yerlere yaptırırken, onunla beraber gittiğimde bu işleri bana yaptırırdı. Sıcağın altında araçların dar yerlerine ve altına girerek kan ter içinde yağlama işine yapardım. İçin için Babam’a kızardım, ‘bu işi niye bana yaptırıyor, zaten yıkama yağlama yerleri özel araçlarıyla bu işi daha kolay yapıyorlar.  Aslında Babam bu işleri bize yaptırarak, zorluklara ve karşılaşılacak güçlük ve sıkıntıları aşmaya hazırlıyordu. Zorluk ve sıkıntılara dayanaklı olan, normal zamanlarda da, güç şartlarda da Allah’ın izniyle her şeyi yapabilirdi. Şimdi daha iyi anlıyorum ki, hakikatte Babam, bizi şoförlüğe değil, hayata ve onun gerçeklerine karşı hazırlıyordu. O, ister şoför, ister başka bir meslek olsun, hayat boyunca yaşayacaklarımıza veya karşılaşacaklarımıza bizi önceden alıştırıyordu.

Esas anlatacağımız hikâye gelince; hadise, aslında anlattığımız bu sorunları tasvir eden Babam’ın başından geçen yaşanmış bir olay…

Babam’ın anlattığı şekliyle duanın, dayanışmanın ve vefânın Allah’ın izniyle her şeye kadir olduğunu, bu yaşanmış olayda da görmek mümkündür. er-Rahim Allah, bizleri kendi huzuruna gönül rahatlığıyla gidenler safında olan bahtiyarlardan eylesin. İşte yaşanmış bu hikâyeyi, bize istikamet kapıları açar temennisiyle, Babam’ın üslubuna fazla dokunmadan olduğu gibi aktarıyorum:

“İran-Irak savaşının en kızıştığı yıllarda, yedi kamyon şoförü Afyon’dan Musul’a nakletmek üzere arpa yükledik. Pasaportlarımız geciktiği için Yunak’a evlerimize gittik. Daha sonra fabrikadan işlemlerimiz bittiğini ve pasaportlarımızın geldiğini bize haber verdiler. Biz de Yunak’tan Akşehir’e, oradan Afyon’a gideceğimizden hazırlanıp yola çıktık. Yedi kamyoncu arkadaş Akşehir istasyonu yanında yolun kenarında ayakta durarak vasıta bekledik. Uzun bir bekleyişten sonra, iki boş tır, Konya istikametinden Afyon’a doğru seyir halinde yanımıza yanaştı. El kaldırdık ve önümüzde tırlar durdu. İki arabanın şoför mahallilerine yedi kişi doluştuk. Henüz yirmi kilometre gitmiştik ki, tırcılar bir dinlenme tesisine direksiyon kırdılar. Doğrusu sevinmiştim. Zira kamyoncu geleneğinde, yolcu ücreti diye bir adet olmadığı için, bari o iki kaptanı ağırlarım diye düşündüm. Fakat öyle olmadı. Yemekleri yedik hesap ödeyeceğiz.

Ama ne mümkün. O iki meslektaşımız kabul etmediler. ‘Bize yolcu ücreti mi ödeyeceksiniz?’ dediler. Çaresiz kabul ettik. Sağ salim Afyon’a vardık. İşte orada ben Allah’a dua ettim:

‘Allah’ım! Bu kullarının bana bir işi düşsün. Ben de onlara bir iyilik yapayım.’

Allah duamı kabul etti.

Bir zaman sonra ben ve muavinim Hatay’dan Söke’ye bir yük yükledik. Konya’dan Afyon’a doğru geliyoruz. Havada büyük bir fırtına var. Yolda o iki tır durmuş.

Birisinin brandası (çadırı) iplerinden kurtulmuş. Aracının ön tarafında az bir bağlantısı kalmış. Branda havalanmış, on beş metre boyuyla parçalanmak üzere. Kasanın içindeki yük, arpa rüzgârdan dolayı uçuyor. İki kişi biz, iki kişi de onlar. Beraberce çadırı yakaladık ve bağladık.

O iki güzel insan bize dua ettiler. Vallahi beni tanımadılar. Ben de kendimi tanıtmadım. Çünkü o hareket bir karşı iyilikti.”

Babam bunları anlattıktan sonra, benim sorularım üzerine, ‘bu iki tırın sahibi’ dediğimde, beni düzeltme ihtiyacı duydu: ‘Onlar sürücüsü oldukları tırların sahibi değillerdi.’ Ben de bu sözü üzerine ‘o zaman bu ikisi fabrikada çalışan iki şofördü’ dedim. ‘Evet’ dedi. Şu halde bu iki erdemli insan, yoldan onları alıp gidecekleri yere götürmüşler, aynı zamanda yedi meslektaşını (şoförü) lokantada doyurarak ciddi bir harcamada bulunmuşlar. Sınırlı ücretleriyle kalabalık bir grubun yemek ücretini ödenmesine itiraz ettikleri gibi, kendi ceplerinden, maaşlarından yemek ikramında bulunmuşlar. Bunun, ihtiyacı olduğu anda yapılan bir iyilikle, yine meslektaşlarının hayrıyla karşılık bulması, ayrı bir güzellik olarak durmaktadır.

Şu halde medeniyetimizde önemli bir yer tutan Ahiliğin, meslek danışmasının halen yaşadığı ortaya çıkmaktadır. Bu dayanışma ve yardımlaşma, çıkar ve menfaat içine girilerek yapılmış beklentiye yönelik bir eylem değildir. Yapılanlar, kökleri yüzlerce yıla dayanan hayrın, iyiliğin ve güzelliğin taşınmasını bize göstermektedir.

                           

  
50 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam57
Toplam Ziyaret63440
15 Temmuz Destanı
Ayasofya Camii İbadete Açıldı
Yayımlanan Eserler


Sayıların Gizemi ve Tasavvufun Dinamikleri
Bayram Ali Çetinkaya
İnsan Yayınları


   İlkçağ Felsefesi Tarihi
Bayram Ali Çetinkaya 
İNSAN YAYINLARI









Yitik Bilgi ve Hikmet
Bayram Ali Çetinkaya





İslam Medeniyetinin Dinamikleri
Bayram Ali Çetinkaya
 İNSAN YAYINLARI



İrfan ve Hikmet Peygamberi 
Bayram Ali Çetinkaya
   İNSAN YAYINLARI
   



   Şems-Mevlana Dostluğu
     Bayram Ali Çetinkaya
     İNSAN YAYINLARI
      


Medine'den Medeniyete

Bayram Ali Çetinkaya
İNSAN YAYINLARI
YENİ ÇIKAN ESERLER

                                             
     

   



Doğudan Batıya Düşüncenin Serüveni Semineri


İzmirli İsmail Hakkı
Bayram Ali Çetinkaya
 İNSAN YAYINLARI