• Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
    • Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
    • Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
    • Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
    • Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
Üyelik Girişi
Videolar

Yeni Yayımlanan Kitaplar

   

İsmail Haqqi His Life Works and Views
Bayram Ali Çetinkaya
İNSAN YAYINLARI

ibn rüşd (1. cilt) (uluslararası ibn rüşd sempozyumu bildirileri) doğu-batı ilişkisinin entelektüel boyutu ibn rüşd'ü yeniden düşünmek



ibn rüşd (2. cilt) (uluslararası ibn rüşd sempozyumu bildirileri) doğu-batı ilişkisinin entelektüel boyutu ibn rüşd'ü yeniden düşünmek




Dini ve felsefi metinler: Yirmibirinci Yüzyılda yeniden okuma, anlama ve algılama

Bayram Ali Çetinkaya(Editör)

Doğu-Batı: İki Dünyanın Buluştuğu Noktada Düşünce Günleri


Konya’da (Yunak’ta) Ramazan Hatıraları

 

 

Konya'da Ramazan ayrı bir güzellik ayıdır. Ramazan ayı gelmeden önce onu hazırlayan Recep ve Şaban ayları aslında üç ayların geldiğinin habercisi olarak Konya' da ayrı bir gündem, ayrı bir güzellik, ayrı bir beklenti ve hasretle aranan bir bereket ayı olarak düşünülürdü. Üç aylar ise, çok kişinin oruçlu olduğu günlerdi.

Hatırladığım kadarıyla Hacı Ali Dedem, on yıl üç ayları tutmuş; rahmetli Babaannem de yedi yıl üç ayları tutmuş. Tabii ki, o günün zorluklarıyla bu üç ayları tutuyorlardı. Bugün bir aylık Ramazan orucu bizlere ağır geliyor.

 Ramazan gelmeden önce, dostlar, yapılan hazırlıklar bulunmaktaydı Konya da. Bunlar ayrı bir zevkle yapılırdı. İbadet ve dinî bir ritüel gibi adeta. Dedemler, mutlaka tavuk yetiştirirlerdi. Babaannem de, o tavukların yumurtalarını birkaç ay önceden toplardı, biriktirirdi. Niçin toplanırdı bu yumurtalar?

Bunlar çünkü Ramazan ayında bir makarna türü olarak erişte kesilmesi için. Erişte yapılması için unla birlikte hatırı sayılır sayıda yumurtanın gerekliliği söz konusuydu. Tabii Ramazan gelmeden önce komşu ve akraba kadınlar, Dedemlerin evinde toplanır. İmece usulüyle erişte keserlerdi. Erişte kesme işi, sırayla diğer evlerde de gerçekleşen sıradan vakalardı. Un ve yumurtanın birleşmesinden meydana gelen hamurdan yapılan erişte kesme işi, toplu bir şekilde komşularla icra edilirdi.

Önce hamur biraz yufka ile lavaş arası bir kıvamda açılırdı. Akabinde odalarda bir müddet dinlenmeye bırakılırdı. Yufkaları erişteye dönüşme, ustalık isteyen bir işlemdi. Bıçakların ucuyla ritmik bir şekilde kesilen eriştenin, boyutları ve incelikleri de o derecede belirgin olmasına dikkat edilirdi.  Çok kalın ve de çok uzun olmaması ayrı bir öneme sahipti.

Tabii ayrı bir heyecan yaşanırdı Konya’da/Yunak’taki ramazanlarda. Ramazan Bayramı'ndan önce oruç ayrı bir güzellik de olurdu. İlçemizde ayrı bir heyecanın ortalığı kapladığını görürdük.

Ramazan'ı bu açıdan öğle ve ikindi namazından sonra Kur'an hatimleri ile yani mukabelelerle başlatmak yerinde olacaktır. İlçenin en büyük ve merkezindeki Çarşı Camisi’nde bu mukabeleler icra edilirdi. Hakikatte farklı camilerde görev yapan birkaç tane hafız hocanın (Ramazan Hoca, Osman Hoca, Memiş Hoca, İlyas Hoca, Abdullah Hoca) kıraatleri ile Kelâm-ı Kadîm’in mucizevî ayetleri, caminin duvarlarından kalplerimize yankılanırdı.

Ramazan ayında, öğle veya ikindi namazından sonra bu Kur'an hatimleri, yani mukabeleden sonra küçük gruplar şeklinde sohbet halkaları görmek mümkündü. Kur’ân’ın manevî lezzetleri, dükkanlarda (iç veya dışında) ve parklarda yapılan tatlı ve hikmetli sohbetlere tesir ederdi. Bu sohbetler, daha çok o günün siyasî, ekonomik ve sosyal bir konusu üzerinde veya dini bir konu üzerindeki tatlı hikmetli konuşmalar şeklinde gerçekleşirdi. Bunların içerisinde dedikodu, nifak, iftira, gıybet, nefret gibi sözcükler veya bunlara yol açacak herhangi bir şey göremezdiniz.

Ramazanlardaki bu sohbetlerden, Babamrı dükkanın önünde yapılanları hiç unutamam. Yaz günlerinde dükkânın içi sıcak olduğu için, dışarıdaki geniş kaldırıma gölge düştüğünde, hortumla iyice sulanır ve ortamın serinletilmesi sağlanırdı. Bir düzüne sandalye konur: ensaf, öğretmenler ve memurlar orada öbekleşirlerdi. Konya merkezden gelen ramazan vâizi Süleyman Özkafa’nın tatlı sohbeti, bulunanların katılımıyla daha bir zenginleşirdi. Ne hoş sohbetler ve muhabbet anlarıydı o zaman dilimleri...

Tabii ki, sohbetlerin bir kısmı da iftar ve sofralardı. Kısacası yemeklerle ve tatlılarla ilgili olurdu. Elbette Ramazan ayı insanın nefsini terbiye altına aldığı ve ağzını yemeden içmeden uzak tuttuğu bir zaman aralığıydı.  Ancak yemek, iftar ve sofra, Ramazanın yüzyıllarca getirdiği bir medeniyet kültürü olarak varlığını koruyordu.

Esnafın veya diğer sıradan insanların dükkanların önünde ve parklarda yapmış olduğu sohbetler ve muhabbetler gerçekten çok tatlı anları akla getiriyor. Parklarda derken, belki biraz abartılı söylemiş olabilirim. Zira Yunak’ın merkezindeki park, nispeten bakımlı ve insanların ulaşımına uygun bir konumdaydı. Daha çok bu ilçenin ortasındaki parktan bahsediyorum.

Yine Ramazan'a özgü Yunak’ta tahinli simit ve çörekler satışa çıkardı. Simit ve çörekler, (üç) lastik tekerli, ahşap çıta ve camla kaplı, -zihnim beni yanıltmıyorsa- koyu mavi renge boyanmış mini araçlarda satılırdı.  

Bu tahinli simit ve çöreklere şeker katılmazdı. Özellikle de sahurlarda tüketilirdi. Tahinli çörekler/simitlerin lezzetleri çok güzeldi. Doğal tam buğday un ve katkısız tahinle yapıldığından mıdır nedir bilinmez. Bu çörekler aslında sevgi ve muhabbetin kokularını etrafa yayıyorlardı. Onlarda bugünkü gibi katkılı ve sahtelik yerine, doğallık ve katkısız lezzetler bulunmaktaydı.

Burada kısa bir parantez açarak, ramazan özgü yemek ve sosyal kültürden de kısaca bahsetmek yerinde olacaktır.

Yine cadde üzerinde ve pazarda Akşehir gölünden ve Pazarkaya’dan gelen -belki çok iri değil ama- çok lezzetli sazanlar satışa sunulurdu. Satın alınan balıklar, maharetle ellerde güzel tatlara dönüşmek üzere evlerin sultanlarına teslim edilirdi.

Ramazanda ilçeye beş on kilometre uzaklıktaki Yunak’ın en büyük dağı Bayat Kulu Dağı’nın eteklerinde bulunan Hacı Hamza’nın Yaylası’na (Golu Hamu) yirmi otuz kişilik bir gurupla, oranın tatlı berrak suyu eşliğinde iftar yapmaya gidilirdi. Babamın arkadaşlarının düzenlendiği bu yayla ziyaretlerinin öncesinde malzemeler alınır, güveç gibi etli yemekler yapılırdı. Ayrıca yayla çevresinde mantar ve domalan denilen yer altı lezzetleri toplanır ve onlarla -yanlış hatırlamıyorsam- bulgur pilavları pişirilirdi. Bununla birlikte iyi bir avcı olan İlyas Hocamız da tüfeğiyle bulabilirse tavşan ve keklik avlamaya çalışırdı.

Anlattıklarımdan basit bir yemek, karın doyurmak ve sıradan bir iftar anlaşılmamalıdır. Nefis seviyeli sohbet ve muhabbetlerde için geçen bu doyumsuz zamanları, bugünün ben merkezli insanlarına anlatmak çok zor bir iş olsa gerektir.

Tekrar Yunak merkezdeki ramazan günlerine dönecek olursak;

Akşama yakın zamanlara kadar, Dostlar, dükkanların önünde ve parklardaki sohbetlere devam edilir. İftara yakın, yani ezan okunmasına yarım saat veya 45 dakika kala caddelerden evlere doğru ağır ağır yürüyen ayaklar, incelmiş kalpler ve onları taşıyan münzevi bedenler sıcak ve samimiyetin mahalli evlere taşınırdı.

Hikmet, hakikat ve uzletin sarmalında nefisleri terbiye eden oruç, Yunak’ta birinci mükafatın birinci çağrısını beklerdi. Güzel bülbül sesli, yürekleri şenlendiren adeta insanın kalbini ürperten Abdullah hocanın o muhteşem sesiyle okuduğu ezanları beklemenin vakti geliyordu.

Artık akşam ezanı, yani iftarı bekleyen saatler dakikalar daha doğrusu akşam ezanının sadası, ilahî nida olarak duyulmak isteniyordu. Ezanı beklerken onun duyulması için çocukların evin önüne, balkona veya pencerelere çıkıp da ezanın sesini duyup beklemeleri ne kadar tatlıydı.

Adeta müjdeli bir haberi taşıyan bülbüller gibi bu çocuklar, sevgi yumurcakları hanenin reisine, sultanına ve diğer aile fertlerine ezanı Muhammed'inin cennet nağmelerini taşırlardı. Hurma ve suyla açılan oruçlar Cennet koku ve tatlarını, saadet yuvalarına taşırlardı. Bütün aile, kalabalık bir sofranın etrafında, yerde kurulmuş sininin çevresinde, muhabbet ve neşe ile iftarlar açarak Rabb’lerine şükreder ve tesbihte bulunurlardı.

O iftarın tadı, kalabalığın bereketi, sevgi ve saygının ağırlığı, gözlerin içindeki muhabbet ve yüzlerdeki tebessüm hangi ortamlarda bulunabilir?

Burada bir hususu da belirtmem gerekmektedir. Dedem ve ayrı eve çıktığımız zaman babam, mahalledeki komşu, akraba ve fakirlere iftarlar verirlerdi. Bu ziyafetlerde çeşitli yemekler, tatlılar ve içecekler sunulurdu. İçilen gül kokulu şerbetlerin tadı, damaklarda unutulmaz tatlar bırakmaktaydı.

Akşam namazının bekletilmeden kılınması ve gün boyunca uzak kalınmış olan çayın kokusu ve tadı, ortamın ve odanın muhabbet havasını ve beraber olmanın sevincini adeta misk kokusu gibi evin her tarafına yayardı.

Teravih namazı vaktinin yakın oluşu, abdestlerin tazelenmesi ve hazırlık yapılmasını gerektiriyordu. Çarşı Camisi'nin ezanından önce biz çocuklar, çevre pastanelerde vakit bulunabilirse küçük plastik kaplarda geniş kaşıklarla dondurma yeme vakti icat etmeye çalışırdık. İmkân olursa o da ayrı bir güzellik olurdu.

Yaşlı, genç ve çocuklar akın akın camiye Hakk’ın huzurunda kıyam, rüku ve secdenin manevî lezzetini almaya koşarlardı. Teravih namazlarının çocuklar için ayrı bir yeri vardı. Nedense çocukluğumuzda, teravih sırasında arka saftaki çocuklar olarak büyük bir gülme krizi bizleri alırdı. Hatırladığım kadarıyla gülmemek için rahmetli Mustafa dedemin vefatını aklıma getirirdim.

Teravihin akabinde bedenler yorgun, kalp ve zihin dingin bir şekilde insanlar, evlerine yollanırdı. Geç saate kalınmadan sahurun bereketinden yoksun kalmamak için kısa süreli uykuya dalınırdı. Sahurda yarı açık gözler, tam olarak uyanmamış ruhlarımızla kalkardık.

Sahurda, şimdiki gibi mutlaka çay olurdu. Ancak kahvaltıdan ziyade, erişte ve bulgur gibi sindirilmesi zor ağır yiyecek ve ayran sahurlara eşlik ederdi.

Yeni bir günün orucun başlaması sabah namazı saatine kadar kısa bir süre ertelenirdi. Ramazan'ın son günü, yani arefe günü bayramın girizgahıydı. Bugünlerde bayramda gelecek misafirlere ikram etmek için baklavalar yapılırdı. Baklava hazırlamak ve kıvamını tutturmak, ev hanımları için kaygılı bir süreçti. Zira büyük ustalık gerektiriyordu. Ayrıca baklavalık un bulmak, o günler için herhalde biraz zor bir durumdu. Onun için revani denilen daha pratik ve pişme/kıvam kaygısı vermeyen tatlılar da yapılırdı. Bir de hatırladığım kadarıyla evde yapılan baklavalar, pişirilmek üzere fırına gönderilirdi. Çünkü evdeki elektrikli fırınlar ya çok pişirip yakıyorlar ya da çiğ bırakıyorlardı.

Saçlar üzerinde bazlamalar veya tavalarda pişiler hazırlanırdı. Bazlamalar yağlanarak komşulara dağıtılırdı. Biz çocuklar, ellerimizde tepsi ve üzerinde yağlı bazlamaları komşuların kapısını çalarak onlara ulaştırırdık.

Arife gününe özgü geleneklerden birisi de kabristan ziyareti olurdu. Yunak sâkinleri, ilçeye biraz mesafeli olan kabristana ziyarette bulunur; akraba, dost ve arkadaş mezarlarının kenarlarında dua ederler, yasinler okurlardı. Tabii ki bunlardan önce yakın çeşmelerden su kaplarıyla alınan sular, mezar toprağının üzerine adeta can suyu olarak dökülürdü. Kabirler üzerindeki otlar ve çalılıklar alınır ve temizlenir, kabir üzerine zambak türünden çiçekler dikilirdi.

Ben ve kardeşim için, Ramazan ayı ayrı bir heyecan veren gönül ayıydı. Manifaturacı olan sevgili rahmetli Hacı Ali Dedem bizim beğendiğimiz en güzel, kalite ve tabii ki pahalı olan Altınyıldız markalı kumaşlardan dilediğimizi seçmemizi ister, beğendiğimiz kumaşı, o yılların verdiği ustalıkla keser, kaput bezi, astar, tele ve pamuk gibi diğer gerekli olanlarla birlikte terziye gönderirdi. Zira ilçemizde, hatta Türkiye’de de o günlerde hazır giyim çok tercih edilmezdi, belki üretim de azdı.

Yalnız terziler (terzi Molla, terzi Kadir, bunların babamın da kadim arkadaşlarıydı) en geç arefe günü takımları teslim etmeleri gerekirken, onlar Bayram sabahına kadar bunu uzatırlardı. Bayramdan önce Babam yeni ayakkabılarımızı alırdı. Ancak onu bayram günü takım elbise giymek için dışarı çıkarmaz, kirletmez ve bekletirdik.

Bayramlardaki bir gelenek de, nişanlılık ve evlilik hazırlıkları yapılan süreç, bayrama denk geldiyse, gelin ve ailesi ziyaret edilir. Bu ziyarette geline yeni elbiseler ve altın takılar, aile büyüklerine de değişik hediyeler götürülürdü. Kurban bayramlarında ise, mutlaka bir kurbanlık götürmek, vazgeçilmez adetlerdendi.

İşte Konya’da, daha küçük bölgesi, ilçesi Yunak'ta ki o eski Ramazanlar böyleydi. Şimdi orada olmadığım için Ramazanlar nasıl geçiyor bilemiyorum. Ancak payitaht İstanbul'da bunları yaşamak çok zor ve güç bir durum. Zira ulaşımın zorluğu ve aşırı kalabalık ortam, insanları mekanikleştiriyor. Yine de İstanbul'un Ramazan ayları da öncelikle kadim, şaheser camileriyle birlikte yüzlerce yıldır tevhid ve hakikati ruhani bir şekilde günümüze taşımaya devam etmektedir.

Hakk Teâla, sizleri ve bizleri samimiyet, muhabbet ve sevgiyle nice Ramazanlara ulaştırsın.

  
100 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam1
Toplam Ziyaret51078
YENİ ÇIKAN ESERLER

                                             
     

   



Doğudan Batıya Düşüncenin Serüveni Semineri

Yayımlanan Eserler

Yitik Bilgi ve Hikmet
Bayram Ali Çetinkaya





İslam Medeniyetinin Dinamikleri
Bayram Ali Çetinkaya
 İNSAN YAYINLARI



İrfan ve Hikmet Peygamberi 
Bayram Ali Çetinkaya
   İNSAN YAYINLARI
        İlkçağ Felsefesi Tarihi
Bayram Ali Çetinkaya 
İNSAN YAYINLARI


   Şems-Mevlana Dostluğu
     Bayram Ali Çetinkaya
     İNSAN YAYINLARI
      


Medine'den Medeniyete

Bayram Ali Çetinkaya
İNSAN YAYINLARI

İzmirli İsmail Hakkı
Bayram Ali Çetinkaya
 İNSAN YAYINLARI